Gökyüzünü seyrediyorum şimdi.
Yıldızlarda arıyorum gözlerini. Rüzgarda kokunu…
Soluduğum havanın daha önce senin vücudunda dolaşmış olma ihtimalinin varlığı bile, bana güç veriyor.
Yönetmen: Marc Webb Tür: Dram,Komedi,Romantik İmdb: 8.0/10
“this is not a love story, it’s a story about love”
Aşk ve romantik komedi filmleri hakkındaki tüm önyargılarınızı yıkın! Çünkü bu film ‘oldukça tanıdık bir hikayenin’ içinde tatlı, romantik ve izlerken kendi kalemize de birkaç gol yediğimiz; klişe hikayeli ama sıradışı bir aşk filmi!
Uzunca bir süredir her romantik (olduğunu söyleyen) ‘hollywood filmi’ sonunda hayal kırıklığına uğradığımdan bu filmi izlemeyi de uzun zamandır ertelediğimi söylemeliyim. Ama beklediğimin kat be kat üstünde bir zevk (veya acı) aldığım da bir gerçek.

500 Days Of Summer, özgün, samimi, teknik açıdan mükemmel, harika bir soundtrackı olan; realist bir hollywood yapımı. Belki de bir hollywood eleştirisi…
Gerçek aşka inanmayan bir kadın, ona aşık bir adam ve aralarındaki aşk hakkında realizmin doruklarında bir hikaye…
Yazının bundan sonrası fena halde spoiler içerir.
Son bir not: Unutmayın yaz geçer, sonbahar gelir…
Uzun bir romanın içindeki bir kaç sayfalık can alıcı bir olayı yaşıyor olmalıydım. Ya da 1.5 saatlik filmin en hüzünlü dakikalarını oynuyordum. Evet, oynuyordum. Ne yaptığımı bilmiyordum ve yönetmenin “motor” demesiyle akmaya başlamıştı zaman.
Flu olan yüzler bir bir netleşmeye başlamıştı. Bana düşen rol kalabalığın içine katılıp yürümekti. Bu koca hayatta figüran olduğunu hissetmekti belki de. Yolun sonunun neye ve nereye götüreceğini bilmeden yürümekti. Tek bildiğim yolun sonunda bir şeyin olduğuydu belki de bir şeylerin olabileceği.
Temometreler en az 40 C’yi gösteriyordu ve ben derimi yakan o Güneş’in altında üşümekten titriyordum. Yürüdükçe yol kalabalıklaşıyordu. Kalabalıklaştıkça kendimi yalnız ve kimsesiz hissediyordum.
Kaç dakika yürüdüğümü hatırlamıyorum. Yolun sonuna yaklaştığımı hissediyordum. Yolun sonundaki o büyük hediyenin ne olabileceğini düşündükçe içim içimi yiyordu. Daha hızlı adımlar atmaya hatta koşmaya başlamıştım.
Birden durmamı emretti duygularım. Durdum! Etrafıma bakmaya başlamıştım. Neden buraya gelmiştim ve neredeyim?
Korkmuştum. Ne aradığımı bilmiyor olsam da; her zaman ki gibi geç kalmış olmaktan korkuyordum.
Kimse durduğumu, bu kalabalık ritmi bozduğumu farketmemişti bile. Çevremden geçen insanların gözlerine mağlup ve bir o kadar da acınacak bir ifadeyle bakıyordum. Yüzler ve gözler bir bir gözümün önünden geçiyordu.
Sonra bir şeyler oldu. Daha fazla üşümeye başladım. Titremelerim hızlanmıştı. Ayaklarımın tutmayıp yere yığılmamı hissetmem bu koca filmin final sahnesiydi.
Bir kaç dakika sonra kendimi yatağımın karşısında bulunan aynadaki silüetimle başbaşa buldum. Filmin bittiğini anlamıştım ama hala üşüyordum. Üstümdeki kalın yorgana hiç bir işe yaramayacağını bilmeme rağmen sarılmaya devam ediyordum. Tek düşündüğüm filmin son saniyelerinde gördüğüm o tanıdık yüz, tek hissettiğim ise uzaklık ve yalnızlıktı.
Ve yine kaybettim ben. Arkamı dönüp yürümeye başladığımda arkamda bıraktıklarıma bakmaya bile cesaretim yoktu. Kaybetmenin, bu uzun ve kazananın olmadığı savaşın mağlubu olmanın verdiği ağır yük vardı sadece.
Günler, haftalar, aylar; gözyaşları olarak dökülüyordu gözlerimden. Gözlerim… Söylediğim yalanlara tek inanmayan o kalmıştı. Korkuyordum bunu ortalık yerde bağırmasından. Kimse görmesin istiyordum gözlerimi.
Beynim ve kalbim iç savaşlar yaşayan bu ülkede kanlı iktidar mücadelelerine devam ediyordu sokaklarımda. Ve ne yazık ki devrimlerle ikisini de susturacak bir ordum bile yoktu.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki korkuyordum adım atmayı becerememekten. Düşecek miydim yoksa, yaralanacak mıydım, kırılacak mıydı kolum bacağım? Ne diye korkuyorsam… Daha birkaç saniye önce kırmamış mıydım geriye kalan her şeyimi?
Ellerim titriyordu ve hayallerimi kaybetmiş olmanın çaresizliğini yaşıyordum, pusulası olmayan bir kaptan gibi. Beynim vücudumun kontrolünü kaybetmiş gibiydi ve ben arkamı dönüp bakmayı beceremiyordum.
O an anladım: Ben yine kaybetmiştim!